Güncele şöyle bir baktım ve içim kan ağladı…
Size umut aşılayan, yüzünüzü güldüren, motive eden bir yazı yazmak isterdim. Ama ne mümkün!
İlk kez bir ulusal kanalda, karşıt görüşlü iki gazeteci aynı anda pahalılıktan yakındı.
Bir sosyal medya fenomeni, kendisiyle fotoğraf çektirmek isteyen küçücük bir çocuğu istismar etti.
Emekliler için muhalefet tarafından ısrarla sunulan, yaşam şartlarını iyileştirmeye yönelik önergeler reddedildi.
Bugün de kaybeden, yine Türk Milleti oldu.
Ne yazık ki bütün bu olumsuzlukların karşısında sarılabileceğimiz, “iyi ki” diyebileceğimiz tek bir gelişme bile yoktu.
O halde bugünü dört başlıkta ele alalım:
Pahalılık, çocuk istismarı, insan hayatının değersizleşmesi ve can güvenliği zaafiyeti.
Pahalılıkla başlayalım.
Ama neresinden?
Zaten hepimiz üç aşağı beş yukarı aynı fikirde değil miyiz?
Türkiye genelinde şubeleri olan bir markette, bugün bir kilo dana but etinin fiyatı 1.049 TL.
Güncel asgari ücret ise 28.075 TL.
Küsuratlar kafanızı karıştırmasın.
Özetle: 28 bin lira asgari ücret, 1.000 lira bir kilo dana eti.
Öyle antrikot, bonfile, kontrafile değil ha…
But!
Gelelim çocuk istismarına.
Bu ülkede artık bir çocuğun “ünlü” biriyle fotoğraf çektirmek istemesi bile risk unsuru. Bir çocuk safça yaklaşırken, karşısındaki yetişkinin zihninde karanlık hesaplar dolaşabiliyor. Daha korkuncu şu: Bu olaylar yaşandığında ilk refleksimiz şaşırmak oluyor. Şaşırmamalıyız. Çünkü çocuk istismarı bu topraklarda münferit değil; cezasızlıkla beslenen, üzeri örtülen, normalleştirilen bir utançtır.
Çocuğu koruyamayan bir toplum, geleceğini de koruyamaz. Bu kadar basit.
İnsan hayatının değersizleşmesi ise artık gözümüzün önünde yaşanıyor.
Bugün bir insanın ölümü haber değeri bile taşımıyor. “Bir kişi hayatını kaybetti” cümlesi, haber metninin sıradan bir satırına dönüştü. Kimdi, nasıldı, neden öldü? Bunlar teferruat. İnsan sayıya indirgeniyor, can istatistiğe dönüşüyor. Oysa bir ülkede en pahalı şey insan hayatı olmalıydı. Bizde ise en ucuzu. Çünkü değeri olmayanın hesabı da sorulmuyor.
Ve can güvenliği zaafiyeti…
Sokakta yürürken, trafikte ilerlerken, bir tartışmanın ortasında kalırken hepimizin aklında aynı soru var:
“Başımıza bir şey gelirse, bizi kim koruyacak?”
Bu sorunun cevabı yok.
Caydırıcılık yok.
Güven yok.
Adaletin hızına değil, yavaşlığına güveniyoruz artık. İnsanlar devletten önce kendini kollamayı öğreniyor. Bu bir toplum için alarm değilse nedir?
Peki yarın ne olacak?
Yarın da uyanacağız.
Fiyatlar muhtemelen yine biraz artmış olacak.
Bir çocuğumuz yine korunamamış olacak.
Bir insanımız daha sıradan bir haber başlığına dönüşecek.
Ve birileri çıkıp “münferit” diyecek...
Yarın, bugünden farklı olmayacak.
Çünkü mesele bir günün değil, bir zihniyetin meselesi.
Ama şunu da unutmayalım:
Hiçbir düzen, sonsuza kadar bu kadar hoyrat kalamaz.
Hiçbir toplum, bu kadar yükü sessizce taşımaya mahkûm değildir.
Her şeyi; yarın ne olacağı değil, bizim nelere razı olduğumuz belirleyecek.
Sözün özü azizim...
Bugün de kazanan olmadı...
Bugün de kaybeden, yine Türk Milleti oldu...