NIETZSCHE’nin, yıllar önce okuduğum, “ Niçin yaşadığımızı bilmiyorsak nasıl yaşadığımızın önemi yoktur...” sözü, sokakta karşılaştığım insan manzaralarına daha dikkatli bakmaya yöneltmişti beni...
Sorgulayarak baktığım kişilerin de içinde elbette kendilerine özgü bir dünyaları vardı; ancak insanların içindeki o dünyayı hangi etkenler kuruyordu?
Değişik dış görüntülere sahip oradan oraya koşuşturan insanların, çalarken, çırparken, öldürürken, severken iç dünyalarında kim bilir hangi fırtınalar esiyordu?
Kuşaklar arasındaki uçurum gün geçtikçe büyürken, gençlerdeki fiziki ve ruhi değişim elle tutulurcasına somutlaşıp bırakın yabancıyı, ana babaları bile çocuklarını tanıyıp anlayamama noktasına getiren neydi?
Çok değil daha bir iki on yıl öncesine kadar toplumun büyük bir bölümünün paylaştığı ortak değerler nereye gitmişti de, tüketim kültürsüzlüğünün dayattığı paranın padişahlığı üstümüzde egemenlik kurmuştu?
Elimizde olmadan gelip mutlaka gideceğimiz bu dünyada niye yaşıyorduk biz?
Daha güzel yemek, daha şık giyinmek, daha lüks otolara binmek, daha görkemli konutlarda oturmak, daha fazla olanaklardan yaralanmak; tabii bütün bunlara sahip olmak için de, her türlü haksızlığa göz yummak, suskun kalmak, çalmak, karşımızdakinin kafasını yarıp gözünü çıkarmak, hatta hatta daha da ileri gidip gerekirse öldürmek mi olmalıydı yaptığımız?
Düşüncelerim bu eksende yoğunlaşmışken okuduğum bir yazı da karamsarlığımdan kopardı beni.
Yaşamak, elbette daha çok edinmek, daha lüks tüketmek değildi yalnız. Eğer insansak yaşadığımız dünyaya en az kendi cirmimiz kadar renk katmalıydık. Katmalıydık ki, ardımızda iz bırakamasak da yaşadığımızın farkına varıp tadını alalım.
Ne demişti Öykünün Ustası Sait Faik, “ Bir insanı sevmekle başlayacak her şey...”
Evet, tabii ya, sevmeliydik; öldürmeyip yaşatmalıydık...
Herkesin almaya endekslendiği bir ortamda biz vermeliydik...
Vermeliydik ki yaşadığımızın bir anlamı olsun...
Yine yıllar önce beni karamsarlıktan kurtarıp,” Eğer insansak en olumsuz anlarda bile mutlaka yapacağımız bir şeyler vardır...” dedirten, 1 Ağstos 2017'de dönülmeze göçen Ahmet Cemal’in Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan “Bir kez daha: Sıradışı Bir Mal Beyanı” başlıklı yazısından bir bölümü birlikte okuyalım:
“ ...’Banka hesaplarındaki paralar denmişti’; o sütunu da, elli üç yıllık bir yaşamın ardından gülünç olmayı, tüm ‘anti-konforizme’ karşın, göze alamadığımdan, boş bırakmayı yeğledim.
Bildirim formunu satır satır okumama karşın, benim değerli saydıklarıma santim yer bulamadım. Yaşamım boyunca çevirdiğim ve yazdığım onca kitap, sayısını çoktan unuttuğum onca yazı, evimin bütün duvarlarını dolduran kitaplığım, yetiştirdiğim onca öğrenci-hayır, bunların hiçbirine yer yoktu. Öte yandan, kendimi hep kitaplara, hep kültüre, hep öğrencilere adamak uğruna kendimce ödediğim ve yine kendimce, kimi zaman çok ağır gelmiş, ama, belki de bir tür mazoşizmin etkisiyle, ağırlaştığı ölçüde benim için mutluluk ve doyum kaynağı olmuş onca bedeli de hiçbir sütuna yazamıyordum.
Bomboş bıraktığım mal bildirim formunun altına yalnızca bir tarih koyup imzamı attım.
Ve hayatımda ilk kez o an, ama gerçekten, ilk kez o an, geride kalan elli üç yıl boyunca çektiğim sıkıntılara ve yokluklara, sırtıma binmiş onca ezikliğe karşın, aslında ne kadar varlıklı yaşamım olduğunun bilincine vardım...”
Evet değerli okurlar, kişinin konumu ne olursa olsun, yaşam serüveni uzun ya da kısa aynı sonla noktalanacak...
İyisi mi, sevgili Ahmet Cemal gibi kendimizle barışık kalmak istiyorsak; iyi ve güzeli çoğaltmak adına elimizden bir şey gelmese de, hiç olmazsa düzeltemediğimiz yanlışlara alet olmayalım...