Türk Dil Kurumu'na (TDK) göre geçmişte kalan güzelliklere olan özlem duygusu ve bu duygunun baskın bir duruma gelmesi (geçmişseverlik, nostalji) anlamına gelir.
Son günlerde sosyal medyada başlayan nostalji akımı oldukça kabul gördü.
İnsanlar yapay zekâ araçlarını kullanarak bugünkü fotoğraflarını seksenli ve doksanlı yıllarda yaşıyormuş gibi değiştirdiler. Seksenler dizisinin oyuncu karakteri Ergun Plak’ın vefat haberi ise sanki o günlere dair içimizden bir bağı kopardı. Neden eski zamanlarımızı bu kadar özlerken aynı tavrı ilişkilerimizde ‘vefa’ kavramı üzerine yansıtamıyoruz?
Ömür dediğimiz nedir ki?
Çay bardakta
Soğuyana dek geçen zaman
Çayınız bardakta soğumadan
Tadıyla için hayatı
Soğutmadan sevgileri
Soğutmadan sevdaları
Soğutmadan dostlukları
Yaşayın doyasıya
Seviyorsanız koşun ardından
Beş dakika bile duracak zaman yok
Kırmadan, incitmeden
Sevin İnsanı
Kırmaya zaman yok
Çayınız bardakta soğumadan
İçin çayınızı hayat geçiyor
Yaşamamak yüreklere zarar……
(Can Yücel)
Eski bir şarkı duyduğumuzda içimiz burkuluyor. Çocukluğumuzun fotoğraflarını görünce bir süre öylece baka kalıyoruz. Bir zamanlar hayatımızda olan insanların isimleri, eski evin kokusu, kasetten dinlediğimiz şarkılar, yaz akşamlarının sohbetleri…
Hepsi bizi bir yerlere götürüyor. Ama ne garip…
Geçmişi bu kadar özlerken, bugünümüzden o kadar kolay vazgeçiyoruz ki.
Hep gelecekte olmak istiyoruz.
“Gelecek daha güzel olacak.”
“Biraz daha para kazanayım, sonra…”
“Şu işler bitsin, kendime zaman ayıracağım.”
‘Sanki hayat, yaşadığımız günlerde değil de henüz gelmemiş bir zamanda başlayacakmış gibi.’
Belki de insan en büyük çelişkisini burada yaşıyor.
Geçmişi hatırlarken onun ne kadar güzel olduğunu düşünüyoruz; geleceği düşünürken de ne kadar güzel olabileceğini…
Ama ikisinin arasında duran yaşadığımız anı çoğu zaman fark etmiyoruz. Çünkü geçmiş güvenli geliyor.
Ne olduğunu biliyoruz. Kaybettiklerimizi bile zaman süzgecinden geçirerek hatırlıyoruz. Kötü günlerin verdiği sıkıntı azalıyor, güzel anların sevinci çoğalıyor. Çocukluğumuz olduğundan daha güzel, gençliğimiz olduğundan daha masum geliyor.
‘Belki de seksenleri, doksanları özlemiyoruz yalnızca.
O yıllarda olduğumuz kişiyi özlüyoruz.’
Daha az kaygılı, daha meraklı, daha kolay sevinen hâlimizi…
Henüz hayatın bizi bu kadar değiştirmediği hâlimizi.
Gelecek ise bunun tam tersi.
Gelecek henüz yaşanmadığı için kusursuz olacak sanıyoruz.
'Daha iyi bir işimiz olabilir. Daha çok sevilebiliriz.
Daha huzurlu olabiliriz. Daha cesur, daha başarılı, daha mutlu olabiliriz’ diye düşünüyoruz.
Bu yüzden geçmişe özlem duyuyor, geleceğe umut bağlıyoruz.
Ve ikisinin arasında bugünü unutuyoruz.
Oysa hayatın bize gerçekten ait olan zamanı bugün.
Geçmiş artık bizim elimizde değil.
Gelecek ise henüz bizim değil.
Elimizde yalnızca şu an var.
Belki de bu yüzden şimdiye bakmak bazen bu kadar zor.
Çünkü yaşanılan an, ne nostalji kadar güzel ne de gelecek kadar umut veriyor.
Eksikleriyle, yorgunluğuyla, belirsizliğiyle, ertelenmiş hayalleriyle gerçek bir anı yaşıyoruz. Ve insan çoğu zaman gerçekle değil, hatırladığı ve hayal ettiği şeylerle yaşamayı tercih ediyor. Ama hayatın sırrı, geçmişi unutmak ya da geleceği düşünmemek değil.
Geçmişi özlerken gülümseyebilmek…
Geleceği beklerken umut edebilmek…
Ama bütün bunları yaparken bugünün içinden sessizce geçip gitmemek.
Çünkü bir gün bugün de geçmiş olacak.
Ve belki yıllar sonra, bugün oturduğumuz sandalyeyi, bugün dinlediğimiz şarkıyı, bugün yanımızda olan insanları özleyeceğiz.
Belki bugün şikâyet ettiğimiz sıradan bir gün, yıllar sonra hayatımızın en güzel günlerinden biri gibi gelecek.
İnsanlar bunu hep biraz geç anlıyor.
Yaşarken sıradan sanılan şeylerin kıymetini, onları kaybettikten sonra öğreniyor. Xx Belki de nostaljinin bize söylediği en hüzünlü şey şu:
Bir zamanlar “bugün” dediğimiz günlerin hepsi, sonunda “eskiden” oluyor.
O yüzden geçmişi sevelim. Eski şarkıları dinleyelim, çocukluğumuzu hatırlayalım, kaybettiklerimizi özleyelim. Geleceği de sevelim.
Hayal kuralım, umut edelim, yarını bekleyelim. Ama arada bir durup etrafımıza bakalım. Belki de farkında olmadan yıllar sonra özleyeceğimiz hayatı şu anda yaşıyoruz.
‘Bugünlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,
Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara.
Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam aynı şey.
Her şeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.
Öyle “yanına almak istediği üç şey” falan yok.
Bir kendisi.
Bu yeter zaten.
Her şeyi, herkesi götürdün demektir.
Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
Ama olmuyor…’
(Can YÜCEL)