HAYATIM ROMAN OLUR
Hayatında en az bir kez duymayan yoktur, bir arkadaşından, bir dostundan ya da öylesine tanıdığı birinden: Anlatsam hayatım roman olur.
Yine sık duyduğumuz hatta zaman zaman da kullandığımız bir ifade daha vardır, bizi biraz daha farklı yerlere götürse de sonun da aynı kapıya çıkan: Bana hikaye anlatma!
Bana hikaye anlatma derken, anlatılanın gerçekle olan bağlantısından, gerçeği ne kadar temsil ettiğinden duyduğumuz kuşku dile getirilir.
Bunun yanı sıra yaşamımızı, kurgulayarak dile getirdiğimizi, anlattıklarımızın yaşadıklarımızı tam anlamıyla temsil etmeyebileceğini hissettiğimizi pek de farkında olmadan söylemiş oluruz.
Bir yandan hayatımızın anlatılacak kadar önemli olduğunu vurgulamak isterken, bir yandan da söylediklerimizi kurguladığımızı bilerek, hayatımızın bir ‘hikayaden’ ibaret olduğunu bilmenin kırılganlığını yaşarız. Hayatımızın roman olması ise hikayeye sığmayacak kadar önemli olduğunu düşünmemizden ileri gelir sanırım. Bu nedenle hayatımızın, yani yaşadıklarımızın yeniden ve uzun uzun anlatılması gerekir. Yeniden hatırlanması yani yaşananların yeniden kurgulanması…
Bu gereklidir de yeterli midir?
Çok çetrefilli bir hayat yaşanması tek başına roman olmaya yetseydi yeryüzündeki matbaa sayısı, kağıt miktarı yeter miydi, kitaplıklara, kütüphanelere sığar mıydı o romanlar, bilinmez. Zira dünyada milyarca insan çok zorlu bir hayatın içinde acının ve üzüntünün bin bir çeşidini duyarak yaşamaktadır.
Diğer yandan yazılan hikayelere baktığımızda her zaman ya da çoğu zaman çok önemli bir şeyi anlatmadığını görürüz, yine de içimizden keşke bu öyküyü ben yazabilseydim diye geçiririz.
İncir çekirdeğini doldurmadığını düşündüğümüz şeylerle doldurulmuş romanlarla da karşılaşırız, çok severek okuduğumuz.
Mehmet Uhri’nin kulakları çınlasın; öykünün ve romanın ‘neliğine’ girmeyeceğim. Girersem üstesinden gelebilir miyim?
Üstesinden gelirsem dışarı çıkabilir miyim?
Yanıtını bilemediğim sorular.
Öykü ve roman kurgu edebi eserler. İnsanı anlatır, hayatı anlatır.
Öyküde hayat sadece taklit edilmiyorsa, romanda anlatım düz bir konuşma dilinden ibaret değilse o metinlere öykü, roman demenin ilk adımlarını atmış olabiliriz. Sonrası yazanın yetenek ve geliştirdiği becerisine kalmış bir şey. Tabii ki bu yetenek ve beceriyi eyleme dönüştürüp kendi tarzını oluşturduğu bir kurguyla kağıda dökmesi ve okuyanların bunu severek okurken kendilerinden bir parça bulmaları koşuluyla… O zaman hikaye bizim öykümüz olur, hayatın ‘hikaye’ olduğunu anlarız.
Hayatımız roman ve romanlarla bambaşka hayatlarımız olur.
Öykülerin, romanların eksik taraflarımızı tamamladığını görür…
Bizi daha iyi bir insan yaptığını hisseder…
Ve iyi ki edebiyat var!
Deriz…





