Gazetecilik oynuyoruz...
Gün geçtikçe daha yaşanmaz kılınan çileli yurdumuzda, ayıplarımızı katmerleştirerek kim bilir daha kaç yıl ayak sürüyeceğiz...
Lafın sermayeye ihtiyaç duyumamasında olsa gerek, ukalalık etmek toplumsal histeriye dönüştü...
Bilelim bilmeyelim her konuda uzman olup ahkâm kesiyoruz...
Toplumsal çıkarlar uğruna inandığı yolda kendini feda edenlerin, öldürülenlerin ardından kanının yerde kalmayacağına, anılarının yaşatılacağına dair vaatler veririz; gelin görün ki tümü hep sözde kalır...
Evet, birkaç gün sonra bir Ocak ayı daha bitecek, yani verip de yerine getiremediğimiz onca sözün üzerinden bir yıl daha geçecek...
Vaat edilenlerin yerine getirilmesinden vazgeçtik, sahip olduğumuz değerleri de kaybediyoruz...
Sizi bilmem, gazeteciliğe kıyısından köşesinden bulaşan birisi olarak geçirdiğim her Ocak ayı, utancı altında ezildiğim yükü daha çok ağırlaştırıyor!
“Ben, Atatürkçüyüm. Ben, Cumhuriyetçiyim. Ben, laikim. Ben, anti-emperyalistim. Ben, tam bağımsız Türkiye’den yanayım. Ben, özgürlükçüyüm. Ben, insan hakları savunucusuyum. Ben, terörün karşısındayım. Ben, yobazların, vurguncuların, çıkarcıların düşmanıyım.
Dün sabaha değin, araştırarak yazdığım hiçbir konuyu yalanlayamadınız. Öyleyse vurun, parçalayın!
Her parçamdan benim gibiler, beni aşacaklar doğacaktır...” diyerek özlenen aydınlık Türkiye’yi yaratmak uğruna gecesini gündüzüne katarak çalışan Uğur Mumcu, semirip gelişecekleri karanlığın özlemini çekenler tarafından 33 yıl önce katledilmişti!
Her zaman olduğu gibi kaybettiğimiz, yeri asla doldurulamayacak olan eşsiz değerin ardından da, bir kez daha yerine getirmeyeceğimiz boyumuzdan büyük sözler etmiştik!
Neydi o günler, meydanları dolduran mahşeri kalabalık...
"Kanın yerde kalmayacak...", "Hesap soracağız..." vb. haykırışlar...
Aradan geçen süreçte çok şey değişti; maalesef gelişmeler iyiden güzelden yana olmadı!
Teknoloji gibi bazı konularda yenilikler yaşansa da, insani değerlerin yücelmesi adına geçmişi arar duruma geldik...
Adeta ölüm tarlasına dönüşen dünyanın dört bir yanında yoksul ocakları sönerken, çevrenin egemeni leş kargaları tepemizde daireler çiziyorlar...
Ülkemizde asıl işlevinden uzaklaştırılan basın “Medyaya” evirilip özelleştirme adı altında peşkeş çekilen kamu kaynaklarından pay kapan patronların işbirliğiyle, iktidaların vurucu gücüne dönüştü!
Diğer alanlarda olduğu gibi basın emekçilerinin de zaten hiçbir yaptırım gücü yok!
Uğur Mumcu’nun,” Giresun’da yoksul köylüler, sizin için öldük. Ege’deki tütün işçileri, sizin için öldük. Doğu’daki topraksız köylüler, sizin için öldük. İstanbul’daki, Ankara’daki işçiler, sizin için öldük. Adana’da paramparça elleriyle, ak pamuk toplayan işçiler, sizin için öldük.
Vurulduk, asıldık, öldürdük ey halkım, unutma bizi.
Bağımsızlık, Mustafa Kemal’den armağandı bize. Emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara. Mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler, gizli emirlerle başlarımızı ezmek, kanlarımızı emmek istediler. Amerikan üsleri kaldırılsın dedik, sokak ortalarında sorgusuz sualsiz vurdular.
Yirmi iki yaşındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım, unutma bizi…” çığlıklarıyla uyardığı Anadolu’nun naçar canları un gibi ezildikleri değirmenin suyunu taşıyorlar!
Biz gazeteciler mi?
Mesleği yapmıyor, yapamıyor; gazetecilik oynuyoruz!
Ey sevgili Usta, ”Her parçamdan benim gibiler, beni aşacaklar doğacaktır...” yolundaki istemlerin gerçekleşmedi; gidişat gösteriyor ki, dönülmeze göçen yiğitlerin özlemlerini yerine getirmenin utancı altında ezilerek ömür tüketeceğiz..





